10 Ocak 2015 Cumartesi

küçük ''ruhlar''

Özgürlük büyük ruhların harcıdır
kural, düzen, nizam duramaz onların üzerinde.
Küçük ruhları ise
bunlardan yoksun kalmak acıtır.

Onlar
dizginsiz, yularsız, kırbaçsız
kaldığında
ne yöne yürüyecek olduğunu şaşırır.

Dertlidir küçük ''ruhlar'',
sancılıdır.
Kapıyı üzerine kendi elleriyle kilitlemiş
kör bir avcıdır.
Bıkmıştır kendi varlığından
usanmış,
yıllar yılı kaçmaya bir delik aramış
-aradığını sanmış,
bulamamıştır.

Merhamet duyarsınız onlara,
bunu fark ettiği an
daha da azıtır.

Yıldız gibi parlayan kadınlardan olamazlar küçük 'ruhlar'';
Bir kadını yer çekiminden kurtarıp
göklere taşıyabilen adamlar değillerdir onlar,
sıradandırlar.
Başlarını gündelik hesaplardan
kaldıramıyor olmalarından
anlaşılırlar.

Zorlarının
karşısındakilerin mutluluğu ile olduğunu
saklamayı
ne yapsalar
başaramazlar.

Bir saklambaçın
ilk saniyesinde sobelenen
birer minik ''zavallı''dırlar.
''Gördüm seni, oradasın'' desen de,
aldırış etmez,
inanmazlar.

Her yerdedirler, her yerde.
Günden güne çoğalırlar.
Mahallenizi, şehirlerinizi, iş yerlerinizi
bir veba gibi kuşatırlar.
Eklemlenirler benzerlerine
tek başlarına nefes alamazlar.


Gülşah KÖKSAL
10.01.2015

5 Ocak 2015 Pazartesi

GÜNEŞ-DİL TEORİSİNİ YAKUP KADRİ’DEN DİNLEMEK


Daha önceki yazılarımdan birinde, Derrida’nın Türkiye ziyareti sırasında bir arkadaşına yazmış olduğu ve orada , yeni Türk devleti kurulurken yapılan devrimlerden biri olan  ‘’harf devrimi’’ile ilgili düşünce, eleştiri ve yorumlarını dile getirdiği bir mektubu ele almıştım. Bu yazıda da, Yavuz Bülent Bakiler’in Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla Güneş-Dil Teorisi üzerine yapmış olduğu bir söyleşiden bahsetmeye çalışacağım.

ULUS DEVLET KURMAK İÇİN…

Çok uluslu bir yapıdan, ulus devlete geçiş süreci birçok değişimi de beraberinde getirmek zorundadır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu gibi etnik, dinsel, dilsel çeşitliliğin çok fazla olduğu bir yapıyı, ‘milli devlet’ haline getirmek için yeni bir dil-tarih yazınına ihtiyaç duyulmuştur. Her ulus devlet, kuruluş aşamasında böylesi bir milli tarih-coğrafya- felsefe-dil çalışmalarına, kuruluşuyla eş zamanlı olarak start vermek durumunda kalmıştır.  Güneş-Dil Teorisi de böyle bir düşünce yapısının ürünüdür. Teori, M.Kemal döneminde büyük ses getirmiş olmasına rağmen, zamanla popülaritesini kaybetmiş ve adı yalnızca ders kitaplarında anılır hale gelmiştir. Şimdi, bu hakkında çok konuşulan, ülke içinde ve dünyada büyük tartışmalara yol açan  teorinin tarihsel seyrine, birlikte  kısaca bir göz atalım.

GÜNEŞ-DİL TEORİSİ

Viyanalı dilbilimci Dr. H. F.  Kıvergiç tarafından ortaya atılan teori, Türkçe’nin  dünyada kullanılan ilk dil olduğunu, bütün dillerin Türkçe’den türemiş olduğunu iddia eder. Yeni kurulmakta olan ulus devletin siyasileri ve dilbilimcileri bu yeni teoriyi heyecanla karışılar ve benimser. Yakup K. Karaosmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler’e vermiş olduğu bir röportajda bu süreci şöyle anlatmaktadır: ‘’Vedat Nedim Tör Basın Yayın genel müdürü olup, benim yakın arkadaşlarımdandı. Bir gün beni telefonla aradı. ‘’Yakup,’’ dedi, ‘’Viyanalı bir dil alimi şu an benim yanımda. Türkçe üzerine çok dikkat çeken çalışmaları olmuş. Çalışmalarını Atatürk’ümüze de göndermiş ama bir cevap alamamış. Kalkıp Ankara’ya gelmiş. Şimdi istiyor ki, tespitlerini bizzat Atatürk’ümüze arz etsin. Alsana bu Viyanalı dil alimini yanına, götürsene Çankaya Köşkü’ne.’’ Birlikte Çankaya’ya varırlar, ve Kıvergiç Atatrürk’e teorisini anlatır: ‘’Ekselansları, ilk insan güneşi gördüğü zaman Türkçe’deki ilk sesli harf olan harfi telaffuz etti. ‘’A’’ dedi.  Nitekim şimdi hem Türk milleti olarak sizler, hem de bu tür dünya milletleri hayretlerini ‘’A! A!’’ diye ifade ediyorlar. İlk insan bir canavarla karşılaştığında ‘’Ooo’’ diyerek korkusunu ortaya koydu. Uzaklık anlayışını ‘’Uuu’’ seslisiyle ifade etti. Sonra ilk insan merak ettiği şey, bir konunun tekrarı için ‘’Eee?’ diye sordu. Hoşlanmadığı şeylerden, kişilerden ‘’Ööö’’ diye bahsetti. Bu sesli harflerden sonra insanın kullandığı ilk hece ‘’ağ’dır.  Zamanla t, ç, k, n harflerini de kullandı, anağkara, anağra anağra dedi ve anağra zamanla Ankara oldu. Ankara binlerce yıllık bir Türk şehridir ve tamamen Türkçe bir kelimedir. İlk insan Türk’tür. İlk lisan Türkçe’dir.’’   Karaosmaoğlu bunlar anlatılırken sürekli  M. Kemal’in yüzüne bakmakta ve tüm bu iddiaların saçmalığıyla ilgili bir itirazda bulunacağını beklemektedir. Ancak M. Kemal böyle bir davranışta bulunmaz, ve anlatılanları mütebessim bir yüzle dinler. Karaosmanoğlu bunun nedeni de şöyle gerekçelendirir: ‘’ Kendileri bir itirazda bulunmadı, çünkü Atatürk şöven, yani aşırı duygularla yüklü bir Türk milliyetçisiydi. Bu bakımdan Viyanalı dilbilimcinin açıklamaları, iddiaları çok hoşuna gitti.’’

Dil teorisinin devamında  göç hareketleri çalışmalarına başlanılır. Güneş-Dil Teorisinin yolu takip edilir. Bu haritalarda soyumuzun Orta Asya’dan çıkarak dünyanın hemen her yanına gittiği gösterilir. Bering  Boğazı’nı geçerek Amerika’ya ulaşan Türkler, yükseklerden, büyük bir gürültüyle akan şelaleyi görünce ‘’ne yaygara, ne yaygara’’ diye tepki göstermişler ve bu şelale  ‘’Niyagara’’ ; oranın en uzun ırmağını gördüklerinde de ‘’amma da uzun, amma da uzun’’ dedikleri için nehrin adı ‘’Amazon’’ olarak kalmıştır… Bir espiri olarak da algılanabilecek bu çıkarsamalar, döneminde akademik çevreleri bile ikna edebilecek güce ulaşmıştır. İşin daha vahim tarafı, bu akıl almaz teori 1935’te, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hasan Reşit Tankut tarafından 1940 yılına kadar, ders olarak okutulmuştur. (Ders olarak okutulmasının sona ermesinde, Cumhurbaşkanı olarak  göreve başlayan İsmet İnönü’nün, teorinin asılsızlığından dolayı dünyanın önde gelen biliminsanları tarafından alay konusu edildiğimizi söyleyen ülke aydınlarının şikayetlerini dikkate alması etkili olmuştur.)


YAVUZ BÜLENT BAKİLER’DEN BİR ANI

Baki’ler 1960 darbesinin yeni yaşandığı sırada, hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiyken, Nihat Doğan’ın gazete idaresinde arkadaşlarıyla sohbettedir. O günü şöyle anlatır: ‘’Arkadaşlar ağızlarını ‘’Atatürk!’’ diye açıyor, ‘’Atatürk!’’ diye kapatıyorlardı. Görüyordum ki arkadaşlarım ilkokulda, ortaokulda bize anlatılanlarla konuşmaktalar. Anlıyordum ki, hiçbirisi Atatürk üzerine bir tek kitap okumamış. Ama hepsi de bir davul gümbürtüsüyle ağızlarını açmaktadırlar. Söz bir ara Atatürk’ün dilimize yaptığı büyük hizmetlere geldi. Ben de onlara, Atatürk’ün dilimizi çok defa yanlış mecraya soktuğunu anlattım. Güneş-Dil Teorisi’ni ortaya koydum. Birdenbire adeta küçük bir kıyamet koptu. Hep bir ağızdan bağırmaya başladılar: ‘’Olamaz, Atamız böyle saçmalıklara katiyen kulak asmaz. Anlattıkların Atatürk düşmanlarının uydurmalarıdır. Atatürk nasıl bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur diyebilir? İlk insanın Türk olduğuna kim inanır?’’ Tartışmaya, aralarında yer alan ve tartışmaya uzaktan kulak kabartan, kendilerinden yaşça büyük bir arkadaş dahil olur (Fikret Polater) o noktada ve ‘’Evet’’, ‘’Bakiler doğru söylüyor, Atatürk bir ara Güneş-Dil Teorisine inandı. Ben talebeyken 1937’de Sivas’a geldi. Benim talebe olarak bulunduğum sınıfı ziyaret etti. Matematik dersindeydik ve paralel konusunu işliyorduk. Paşa bize paralelin ne demek olduğunu sordu. Öğrencilerden biri; ‘’paralel Latince bir kelimedir, ve sonsuzda kesişmeyen iki çizgidir Paşam’’ yanıtını verdi. Atatürk, ‘’Çocuklar, siz hiç yan yana yürüyen iki öküz arabasına bindiniz mi? Onlar nasıl giderler? İki arkadaş yan yana yürüdükleri zaman biz onlara nasıl yürüyorlar deriz?’’. Çocuklar hep birlikte ‘’Beraber yürüyorlar deriz efendim.’’ Atatürk’ün beklediği cevap buydu: ‘’Doğru, öyle deriz. İşte batılılar bizim ‘’barabar’’ı alarak onu ‘’paralel’’ şekline soktular. Paralel, Türkçe olan ‘’barabar’’ dan gelmektedir. Anladınız mı çocuklar? ‘’ Ve Bakiler, ‘’Fikret ağabeyin bu hatırasını anlatmasının ardından, ‘’Bunlar Atatürk düşmanlarının uydurmasıdır, o böyle saçmalıklar yapmaz.’’diye bağırıp çağıranlar benimle kavga etmekten vazgeçtiler.’’der.

Konu resmi tarih, Mustafa Kemal’in yapıp ettikleri, kurmaya çalıştığı düzen ve sistem olduğunda, karşımıza bin bir totem ve tabu çıkmaktadır. Yakup Kadri de bu nedenle, bahsi geçen dil teorisiyle ilgili dile getirdiklerinden sonra Bakiler’e ‘’Güneş-Dil Teorisi akıl dışı, mantık dışı, ilim dışı bir safsatadır. Hiçbir ciddiyeti yoktur. Ama bu cümlemi katiyen yazmayacaksınız. Yazarsanız tekzip ederim! Ben böyle bir iddiada bulunmadım derim, anladınız mı?’’, demek mecburiyetinde hissetmiştir kendini.

TÜRK DİL KURUMU ARŞVİDEN BİR TUTANAK

Bugün itibariyle, bu teoriye ait bir tutanak, Türk Dil Kurumu’nun resmi internet sitesinde 3. Türk Dil Kurultayı Güneş-Dil Teorisi ve Dil Karşılaştırmaları Raporu olarak yer almaktadır. 31/01/1936 tarihli rapordan örnek olarak sunulabilecek birkaç madde:
Madde 1-) ‘’Güneş-Dil Teorisi lenguistik aleminde esaslı bir devrim yapacak mahiyette, tamamiyle orijinal, enteresan ve derin bir teoridir.
Madde 2-)Bu teori, yalnız lisaniyat meseleleri ile ilgili değil, aynı zamanda en geniş ve en çetin antropoloji, arkeoloji, istuvar-pireistuvar ve biyo-psikoloji meselelerinin halliyle ilgilidir.
Madde 5-)Komisyonda bulunan ecnebi alimleri arasında ‘’Güneş-Dil’’ Teorisini tanımakta bulunan bir kısmı Türk arkadaşlarının görüşleriyle mutabakatlarını bildirmişlerdir.


SONUÇ YERİNE

Ulus devletlerin inşası aşamasında totaliter bir eksen hep bulunmuş, söylem her ne kadar özgür, demokratik, akılcı ve bilim odaklı bir toplum yaratma yönünde olsa da, bilinçler, -özellikle de resmi ve zorunlu eğitim yolu ile- devlet eliyle şekillendirilmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz, böylesi bir sistemin, kendi meşruiyetini sağlayıp sürdürebilmesi için izleyeceği en sağlam yol da budur. Burada yaptığımız en büyük hata belki de, karşımızdaki sistem kurucularının ya da dönem insanlarının tüm yapıp ettiklerinin ‘’kesin ve mutlak doğru’’lar olmasını bekliyor olmamızdır. Bu algıyla yetiştirilen bireyler, resmi olmayan tarihle biraz da olsa ilgilenmemiş ya da genel tarih bilgisine vakıf olamamışlarsa, hayallerinde oluşturdukları ‘’Tanrı-Lider’’le bağdaşmayan her düşünceye şiddetli ve kof tepkiler vermek durumunda kalacaklardır. Bakiler’in arkadaşlarıyla yaşadığı diyalog da, tam bu noktada önem kazanmaktadır. Tarihsel bir isimle ilgili ; ‘’O öyle yapmamıştır.’’, ‘’Bunu kesinlikle o söylememiştir.’’, gibi yaklaşımlar ancak, tarih gibi belgelere dayanan bir alanla ilgili konuşabilmek için yeterli kapasiteye sahip olamadığımızın göstergesi olabilir. Nitekim, Güneş-Dil Teorisi de, tarihsel gerçekliğini, Yakup Kadri’nin hatıra anektotlarından değil, yukarıda paylaşılan Dil Kurultayı Raporu’ndan almakta, bu rapor da TDK’nın resmi internet sitesinde, dileyen herkesin ulaşmasına olanak sağlayacak şekilde, mevcudiyetini korumaktadır.


Gülşah KÖKSAL

Borges’in Evindeki Manguel

‘’Borges için okumak, asla olamayacağını bildiği o adamlar olmanın bir yolu: eylem adamları, büyük aşıklar, büyük savaşçılar...’’



Her kitabın bir kuruluş öyküsü vardır yazarı için. Bazen bu öykü, bazen de bizim bir kitapla karşılaşma öykümüz, kitabın içerisinde yer alanlardan daha ilginç hale gelebilir. Benim okuma yaşantım da, kendimce önemli bulduğum, onlarca öyküyle dolu.
Birkaç yıl önce, Doğu’da görev yaptığım şehrin yaşayan en eski kitabevini kendime mabed edinişimle birlikte, kitaplığıma, kelepir fiyatına aldığım onlarca ‘’tarihi eser’’ düzeyinde kitap eklemiş oldum. Bunun için gerekli olan tek şey raflar arasında birkaç saatliğine kaybolmaktı… Sonrasında kasaya doğru yürürken; kucağımda taşıdığım kitapların dile geldiğini ve bana bir şeyler fısıldadığını düşünürdüm hep. Yıllarca tozlu raflarda öylece durmuş, ve gelip birinin değerini fark edeceğini umut ederek sabırla beklemiş olduğuna hep inandığım bu kitaplar, gözlerimin içine sevinçle bakıp; ’’iyi ki geldin ve çekip aldın beni çöplükten’’ der gibiydi. Böyle günlerde ellerim, üstüm başım toz içinde, dünyanın en önemli gizini çözmeyi başarmış, ya da, en gizli mabedinin yerini bir tesadüf eseri fark etmiş, bir altın madenine rastlayıvermiş insan nasıl hissederse kendini, öyle mutlu, öyle heyecanlı ve öyle coşkulu bir şekilde, koşar adımlarla eve atardım kendimi. Borges’in en sevdiğim cümlelerinden biri düşer böyle zamanlarda aklıma: ‘’Bir kitabın bize mutluluk olasılığı sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum, ama bu alçakgönüllü mucize için gerçekten minnettarım.’’

 Yine böyle günlerden birinde, Borges’i yeni yeni okumaya, ve onunla ilgili daha fazla şey öğrenmeye karar verdiğim bir dönemde, üzerinde ‘’Borges’in Evinde’’yazan, katoloğa benzer, Alberto Manguel isimli bir yazarın kitabına denk geldim. Manguel’i tanımıyordum, ama Borges için bu ilk baskı, ucuz mu ucuz kitabı almaya değerdi…! Öyle de yaptım. Manguel’le ilk karşılaşmam böyle oldu, ve, diğer kitaplarına da ulaştım sonra, bir bir. Hepsi kitaplar üzerine hazırlanmış ayrı bir külliyat gibiydi. Kağıdın, kitabın, kütüphanelerin, mürekkebin tarihsel serüvenini seriyordu önüme her bir çalışması, ve bu seyir dört boyutlu bir biçimde yaşanıyordu adeta içimde. Anlattıklarını görebiliyor, koklayabiliyor, tarih öncesinden gelen sesleri işitebiliyor, ve dönemin kokularını alabiliyor olduğumu hissediyordum onun kitaplarıyla baş başa kaldığımda. Onun, bu yılki İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’ın yabancı konuklarından biri olarak gelecek olduğu haberini aldığımda, uzaklardan çok yakın bir dostum geliyor gibi bir hisse kapıldım. Yaşamıma o denli  dahil olmuştu artık bu isim. Gazete sayfalarında boy boy fotoğraflarının ve kitap kapaklarının yayınlandığını gördükçe, onunla karşılaşma anım tekrar tekrar canlanıverdi gözlerimin önünde. Kendime ‘kendim’ olduğum, iyi bir koku alma yönüm, doğru isimleri ve doğru kitapları sezebilme yeteneğim ve bunu geliştirme gayretim için, bir kez daha teşekkür ettim.



Borges’le Geçen Dört Yıl

Bahsettiğim kitap adını, Manguel’in Borges’in evinde, ona kitap okuyarak geçirdiği dört yıldan almakta. Manguel, on altı yaşlarındayken, Buenos Aires’teki bir kitapçıda çalışmaya başlar, ve yazarla burada tanışır. Borges, bir aile mirası olarak, otuz yaşından, elli sekiz yaşına doğru görme yeteneğini yavaş yavaş yitirmiştir. Karşılaşmanın yaşandığı dönemde, Ulusal Kütüphane’de yönetici olarak çalışmaktadır. Bir iş çıkışı uğrar Manguel’in bulunduğu kitabevine, ve birkaç kitap aldıktan sonra ona, ‘’eğer başka bir işi yoksa akşamları kendisine kitap okuyup okuyamayacağını’’ sorar. Teklifi kabul eden Manguel, 1964-1968 yılları arası, haftanın üç-dört günü Borges’in evine gidip kendisine kitap okur.

Körlüğünü, kendisine ‘’kitapları ve geceyi’’ bahşeden Tanrı’nın bir ironisi olarak gören Borges, oldukça sade döşenmiş ve içinde çok az kitabın bulunduğu bir eve sahiptir. Evrene ‘’kütüphane’’ demiş ve cenneti bir ‘’kütüphane şeklinde tasvir etmiş’’ bir yazarın evine gelen ziyaretçiler ‘’ kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. Bunun yerine, kitapların göze batmayan bir köşede toplandığı bir apartman dairesi ile karşılaşıyorlardı.’’, diye anlatır Manguel bu  durumu.

Borges’in bu mütevazi  kitaplığının  büyük bir bölümünü sözlükler ve ansiklopediler oluşturmaktadır. Çocukluğunda oldukça çekingen olduğu ve kütüphaneye gittiğinde aradığı kitabı sormaktan utandığı için, genellikle bir ansiklopediye uzanıp, açtığı ilk maddeyi okumaya başlaması onun hayatı boyunca kopamayacağı bir alışkanlığı olarak kalacaktır. Kitaplığında en az bulunan şeyse kendi yazdığı kitaplardır. Bunun nedenini şöyle ifade eder: ‘’ Kendimi her şeyden önce bir okur olarak görüyorum ve çevremde de bulunmasını istediği şey, başkalarının kitapları.’’

Yine, Manguel’den öğrendiğimize göre Borges, oldukça başına buyruk bir okur. Bir kitabı son sayfasına kadar okumak gibi zorunluluk hissetmez, ve her okuyucu gibi onun da kütüphanesi bir nevi otobiyografisi olma özelliğine sahip. Olasılık ve anarşinin kurallarına olan inancı yansıtan bir kitaplık… Borges, kitap seçimiyle ilgili duruşunu şöyle dile getirir: ’’ Ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum. Kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim.’’

Çocukluğundan beri kaplanlara karşı özel bir ilgisi ve sevgisi olduğu bilinen olan Borges, eserlerinde bu canlıyla birlikte, ayna ve labirent gibi nesneleri metafor olarak sıkça kullanmış. Bahsettiğim kitabevinden, yine üzerinde Borges adını taşıyor diye aldığım kitaplardan biri de Demir Özlü’ye ait: Borges’in Kaplanları. (Özlü’yle de ilk karşılaşmamdı bu. Tezer Özlü’yü severek okuyor olmama rağmen, abisinin varlığından haberdar değildim, Borges isminin izini sürerken tanıştığım bir isim olarak kişisel tarihimdeki yerini aldı bu değerli yazar da.) Borges’in yazar kimliğinin nasıl ortaya çıktığı, onu yazmaya yönelten temel nedenin ne olduğunu bilmek de önemli. Bunu da Özlü’nün kitabında yer alan bir söyleşiden aktaralım: ‘’Kitaplarımda kendimden başka hiçbir şeyden söz etmedim. Kendi benliğimden de her zaman biliyordum ki, gerçek yazarın söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Uyanmak isteyen isteklerimi bastırmak isteyen gece canavarlarını, kesinlikle betimleyerek öldürmek için yazıyorum.’’

87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatı sona eren yazar, yapıtlarının eşsizliği ve edebiyat dünyasındaki yeri kadar, ‘’yazılmış-yaşanmış’’ yaşam öyüküsüyle de önemli ve ilgi çekici bir isim. Onu Manguel’den dinlemek ise ayrı bir keyif ve zevk…

Kaynak:
Alberto Manguel, 2001, Çev: Cem Akaş, YKY
Demir Özlü, 2000, YKY


Gülşah Köksal

28.12.2013

30 Aralık 2014 Salı

Var-ma



Varıldıkça tükeniyor yollar,
yolculular,
ülkeler, uzaklar.

Arzular, özlemler tükeniyor
sevgiliye yaklaşınca,
dudaklar tene kavuşunca.

Çoğalıyoruz sandıkça,
yaşadıkça
azalıyor, tükeniyor, yok oluyor
eriyoruz
sabun misali
gün gün
an an
yaşamın kolları arasında.




Gülşah Köksal
29.12.2014
Foça

25 Aralık 2014 Perşembe

KÜTÜPHANE SAHİPLERİ BİLİR…



Kitaplar,  bir karton kapak ve yüzlerce sayfayla dolu mürekkep yığınından çok daha fazlasıdır onları tutkuyla sevenler için; nefes alan, yaşayan, yaşlanan birer canlıdır. Bir şekilde sahip olunup evimize girdikleri andan itibaren onlar, yazanlarıyla birlikte, yaşadığımız mekanları bizlerle paylaşmaya başlarlar. Öyle ki, evimizin en önemli, en değerli, en özel köşelerini, odalarını tahsis ederiz onların şerefine. Oturdukları yerler, en iyi ağaçlardan, en estetik mobilyalardan olsun isteriz. Elbette bunlar, bizlerin gücü ve kitaplara olan sevdamızın yüceliğiyle paralellik arz eder. Eğer okur, okuduğu kitapların kendisinde kalmasını, evinin bir bölümünde durmasını anlamlı bulmuyor, kitabı okur okumaz elinden çıkarıyorsa, bu söylemler onlar için pek bir şey ifade etmeyecektir. Zaten bizim sözümüz de onlara değil, kitaplarından ortaya gerçek bir ‘kütüphane’ çıkarmaya çalışan muhteremleredir.


Bir okur olarak ben, kitaplarımla hep aynı mekanda olmak, aynı ortamda oturup kalkmak –hatta uyumak- isteyenlerdenim. Ama şu anda yaşamakta olduğumuz ev ve salonu bu arzuma cevap verebilecek imkan ve büyüklükte değildi, ve başkalarının çok kolaylıkla giyinme, ütü yapma, ayakkabı dolapları koyma için ideal bulacağı bir odayı ben, tavana değin uzanan  rafları olan bir kitap odasına dönüştürdüm. Bir kısmı annemde olan kitaplarla benim evimde bulunanları ilk kez bir arada görecek olmanın mutluluğunu yaşayışım bir yana, kitaplara, sadece onlara ait olacak bir oda tahsis edebilmiş olmak beni ayrıca etkiledi, farklı duygulara sürükledi ve kitapların raflara dizilme biçimi konusunda fazlasıyla belirleyici oldu.


Diğer evlerimde raflar, oturma salonumda, sıklıkla kullandığım koltuk hangisiyse, onun tam karşısına gelecek şekilde konum alırdı. Ve o dönemlerde kitapları daha çok, konularına göre tasnif ederdim. Bir bölüm felsefe, bir bölüm sosyoloji, edebiyat, tarih, bir bölüm şiir vs. kitaplarına ayrılmıştı. Oturma odası ile okuması birbirinden ayrılınca, kitapları yazarların birbiriyle yakınlık derecesine göre bir araya getirmeye başladım. Bu bilinçli bir seçim ya da davranış değildi başlarda. Böyle yaptığımın farkına çok sonra, tasnifimin ne şekilde olduğunu anlamak istercesine baktığımda vardım. Yine, genel olarak felsefe, edebiyat, tarih gibi bölümler bulunmaktaydı raflarda ama, çizgileri daha az belirgindi. Daha çok, yazarların birbirleriyle olan arkadaşlık, çağdaşlık, akımdaşlık bağlarını dikkate alır olmuştum. Musil’in yanında Broch, Joyce; Sartre’ın yanında Camus, Kierkegaard; Kristeva’nın yanında Fristone, Butler; Lüksemburg’un yanında Karl Kraus, Lenin, Marks; Darvin’in yanında Serol Teber, Dawkins; Benjamin’in yanında Adorno, Horkmeimer, Habermas bulunsun istiyorum gibi, gibi, gibi… Ünlü İngiliz filozof G. Berkeley gibi ben de, insan bilincinin dışında maddi bir gerçeklik olduğu fikrini reddeder hale mi geliyorum, bilmiyorum ama, benzer yazarların, kuramcıların çağdaşların bir arada, yakın raflarda bulunmasının, canlarının sıkılmasını önleyeceğine dair inanç geliştirmeye başladım. Bir odanın içinde yüzlerce farklı isim, farklı ruh, farklı düşünür var ve hepsinin ikamet adresi benimkiyle aynı…  Oldukları yerlerden memnun kalsınlar, rahatsız olmasınlar, kendilerini evlerinde gibi hissedebilsinler diye onlara alabildiğine özenli davranıyor, yerlerini sevmelerini istiyor, canları sıkılmasın diye de benzer düşüncelere sahip, yaşadıkları dönemin kişileriyle  raflarda da birlikte olmalarını sağlamaya çalışıyorum, yalnız, Musil belki Broch’u benim evimde de, Avusturya’da olduğu gibi, yakınında görmek istemeyecek, adının hemen yanında Joyce’un bulunmasından rahatsız olacak, keşke beni Spinoza’ya daha yakın bir yere yerleştirseydin ne işim var benim bunların arasında, zaten yaşarken de sinir oluyordum adımın bu ikisiyle aynı andan anılmasından, diyecek… Bunlar da çok olası…. Ama, ev sahibi olan ben, bu üç büyük ismi çok önemsiyor, birbirlerine çok yakıştırıyor, yanyana olmalarından dolayı büyük mutluluk duyuyor olduğum için, zorunlu ikamet noktalarını gönlümce belirleme hakkına kendimi sahip görüyor, ve yokluğumda kaynaşırlar belki umuduyla ayrı raflara düşmemeleri noktasında oldukça hassas davranıyorum.( Berkeley’in ‘’biz yokken eşyalar, kalkıp yerlerinden odanın içerisinde dolaşmaya başlarlar mı?’’, diye sorması gibi ben de, başka bir yere gittiğim anda yazarlar birbirleriyle konuşup sohbet etmeye başlıyorlar mıdır ?,’’, merak eder oldum. Sonra da, merak edip hayalini kurmaya başladığım şeyin gerçek olduğuna inanmaya başladım. )

Düşünsenize, ya Berkeley haklıysa… Ya gerçekten düşünceden başka bir gerçeklik yoksa yaşadığımız Dünya adlı gezegende, hatta evrenin tamamında! O zaman, içinde kitap bulunan bütün evler, kütüphaneler ne denli muhteşem bir yer haline dönüşürler! (Gerçi, benim için zaten hep öyleler de.) Bir taraftan Tanpınar bir taraftan Aristo, Platon, Zweig konuşuyor; bir taraftan Canetti başlıyor anlatmaya, Goethe, Lenz, onu dinliyor; bir taraftan Proust, bir taraftan Atay sesleniyor Muhammed’e, Muhammed İsa’ya bakıp konuşuyor; Nietzsche ile dedikodu yapıyor Schopenhauer; Spinoza bir köşede sessizce, raflardan birinde kurduğu krallığından olan biteni izliyor… Hasbelkader kitaplığın içine sızmayı başarmış birkaç cahilse boş gözlerle ‘’ne oluyor burada, ne konuşuyor bunlar Gülşah odadan çıkar çıkmaz diye soruyor yanında başka bir dangalağa… Çaldığım parçalar duygulandırıyor bazan onları, Celan eski günlerdeki gibi Bergman’ı dansa davet ediyor mesela…  Ahmet Arif Leyla Erbil’i… Kafka yine çekimser kalıyor, Milena’yı kenardan kenardan süzüp duruyor… Böyle sürüp gidiyor günler onlarla birlikte belki de hep; belki de sahiden Berkeley haklı sadece maddenin özü ve kaynağı konusunda; belki de her şey bizim düşünebildiğimiz şekli ve kadarıyla mevcut bu gezegende, kim bilir…


W. Benjamin’nin kütüphanesini görüp, her okurun maruz kaldığı, ‘’bunların hepsini okudunuz mu?’’sorusuna verdiği cevap çok manidar: ‘’Kitaplar sadece okunmak için alınmaz, birlikte yaşamak için de alınır.’’ Bu cümleyle, pek çok kitap kurdunun duygularına tercüman olmayı başarmış olması bir yana,  burada önemli bir gerçekliğin altını da çiziyor düşünür; benim ‘’kitap ruhu’’ diye tabir ettiğim şeye vurgu yapıyor bir bakıma: Okumaya ömrümüzün vefa edemeyeceği kadar kitap alıyor olmanın altında yatan bilinçaltı neden, Benjamin’in dile getirdiği ‘’biz biraz da, onlarla ‘’yaşamak’’ istiyoruz’’dan başka ne olabilir ki? Okurluk, zamanla, koleksiyonerliğe biraz da bu yüzden dönüşüyor olmalı: ‘’Olsun, elimin altında bulunsun, okuyamasam da yanımda dursun’’, diye aldığımız kitapların ruhunu istiyoruzdur aslında; ruhunun evimize taşınmasını, bize yeni anlamlar kazandırmasını; tanışık olmayı yani, birlikte yaşıyor olmayı…


Rene Descartes, ‘’İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.’’, der ya, bu yüzden bizler çoğu zaman, kitap dolu raflara bakarken, orada, saman kağıtlarından, karton kapaklardan, kuşe kağıtlardan ziyade, dokunur dokunmaz gerçeğe dönüşecek bir ruh, bir sima, bir ‘’dostun yüzünü’’ görüyoruz.


Ne demek istediğimi, ne anlatmaya çalıştığımı, hatta çok daha fazlasını kitaplarla birlikte yaşayanlar, kütüphane sahibi olan iyi bilir, biliyorum.


Hepinize bol kitap dolu bir yeni yıl, kitapsız kalmadan yaşayacağınız bir ömür diliyorum….


Gülşah KÖKSAL
25.12.2014

FOÇA

16 Aralık 2014 Salı

MAKAS



Midemi bulandırıyor bu dünya, her an
Bu yollar, yolculuklar, koşuşturmalar,
bir yerlere varmaya çalışmalar
Kurallar,  kuralsızlıklar, yönetmelikler, yasalar
Anayasalar, babayasalar, tasarılar, taslaklar,
Iş yerleri, müdürler,,patronlar,
Emirler, ricalar,
Aşklar, ayrılıklar
Giyinikler, çıplaklar
Akıllılar, aptallar
Şefkatliler, zalimler, zindanlar
Evler, eşyalar, peyzajlar
Kafeler, barlar, lokantalar
Şehirler, ülkeler, anakaralar
Meydanlar
Sloganlar
Pankartlar,
Bayramlar,
Bayraklar
Bayraklar ve sınırlar
Gümrükler,  gişeler
Vizeler, pasaportlar ,
Geçişler, gelişler, dönüşler,
Ergenler
Hanımlar
Beyefendiler
Bebekler
Modernler,
Çiçekler, sinekler, böcekler
Defterler, kalemler, mürekkepler,
Doğumlar, ölümler, öldürülmeler,
Silahlar, toplar, tanklar, tüfekler
Gözyaşları, ağıtlar, matemler,

Kulağımdan, gözümden, tenimden geçip
beynime ulaşan
hemen her şey
bozuk bir yemek nasıl alt üst ediyorsa
midemi,
öyle  perişan ediyor her an
her saniye
benliğimi.

Bu bozulmuş
Bu amacını yitirmiş
Gözü dönmüş
Kirlenmiş, kirletirmiş  dünyada
Cesedimle kalacak olmak bile
Ölmekten daha çok rahatsız ediyor
Düşüncemi.

Doğmamış olmayı istemek, senin asıl derdin bu aslında, diyorum bir anda,
Yatılmış bir uykudan uyanırcasına
İrkilip bulduğum cevapla
Sıçrıyor, doğruluyorum  ve diyorum ki;

Bir kez, varolmuş olma hükmünü giymiş,
ve dahası, bunu idrak da etmiş,
kurtuluşun yollarını aramaya başlamış olmakla  -başlıyor  asıl trajedimiz.

Bunu söylüyorum kendime, her defasında
Bu bulantı krizinin mevcudiyetimi
her nişan alışında.

Kusamıyorum yaşamı.
Sesleri, renkleri, görüntüleri
Dönen dolapları, söylenen yalanları
Oynanan oyunları
kusup çıkaramıyorum,
Çıkarıp atamıyorum içimden.
Zehirleniyorum.
Zehirlenerek ölüyorum her saniye,
biliyor, müdahale edemiyorum..
Ölümü seyrediyorum gözlerimle,

Yokluğa yürüşüyüşümü, adım adım .
Zamanın bir makasa dönüşüşünü,
saçlarımdan ayak parmaklarıma doğru,
ruhuma doğru yürüyüşünü,
pırtık pırtık edişini beni,
parçalar halinde keşişini,,
Yok edişini izliyorum beni
Zaman adlı o keskin makasın


Gülşah Köksal
16/12/2014
Foça

4 Aralık 2014 Perşembe

Okur olmak...

Enis Batur, bundan böyle, roman yazmanın beyhude bir yaratım olduğunu dile getirir. Bununla söylemek istediği, yazılmış onca çığır açıcı romana yönelip, onlarda derinleşmemiz gerektiği düşüncesi olabilir. 
Öte yandan, kendisi de bir roman yazıp yayımlatmıştır bu yıl içerisinde. Tam kendisine yakışır bir romandır bu bence. Buram buram "Batur" duruşu kokan bir roman. An an, onun kitaplar, okur olmak, ilişkiler, kadın-erkek-aile üzerine düşündüğü her şeyi takip edebildiğiniz, içten, samimi, "kitap kokan" bir roman. 

O romanın bir bölümünde Batur, bunaldığı ve kendisinden kaçmak istediği bir an yaşatır kahramana. (Bana kalırsa, o yine kendisidir.) Ve, kahraman, içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için tek bir şeye ihtiyac duyduğunu ifade eder; ofiste kalmış olan, Musil'in Niteliksiz Adam'ına... 

Bu an, aynı zamanda, benim de nefessiz kaldığım andı. "Iyileşmek için "yalnızca" bir kitaba ihtiyaç duyuyor olmak, onun da Niteliksiz Adam olması...  

Bu, bir kişinin satırlarında kendini okumak gibiydi benim için o an. 

"(...) Musil'e gereksinme duymuştum o noktada, birilerini aramaya ya da çıkıp bir yürüyüş yaparak kafamdaki kalın sisi dağıtmaya hayır, yaralı ruhuma tek iyi gelecek şeyin bu olduğundan hiç şüphem yoktu"(s.47)

Bu, duygu benzerliğini Batur, yine aynı roman içinde şöyle açıklamaktaydı:

"Kitap mecnunu bir tür evrensel ademdir; hangi ırktan, budundan, dilden, inanıştan, yeryüzünün hangi köşesinden olursa olsun standart tepkileri vardır, huyları birbirine benzer onların, davranış mekanizmalarını belirleyen neredeyse organik bünyelerinden tıpatıp aynı kararlar çıkar. Farklı hareket etmeye bayılırlar ya, bunu hayata geçirdiklerine rastlanmaz."

Benim şaşkınlığımın cevabı buradadır. 

O devam eder ortak yönlerden bahsetmeye: "Dilini hiç tanımadıkları, alfabesini sökemedikleri ülkelere gittiklerinde bile kitabevlerine girmeden, vitrinlerini uzun uzun incelemeden yapamazlar örneğin."

Burada kendini "yakalanmış" gibi hissedeceğinize eminim:

"Gece yürüyüşlerine çıktıklarında, ışığı yanan bir pencerede, duvarı kaplamış bir kütüphane görür görmez durur, bakar, sonra da imgelemlerinin bir kenarında içeride yaşayanın, yüzünü olsun tanımadıkları birinin hikayesini kurmaya koyulurlar."

Pencere zemin kattaysa? Ne yaparız?
Onu da hemen Batur'dan dinleyelim: