30 Aralık 2014 Salı

Var-ma



Varıldıkça tükeniyor yollar,
yolculular,
ülkeler, uzaklar.

Arzular, özlemler tükeniyor
sevgiliye yaklaşınca,
dudaklar tene kavuşunca.

Çoğalıyoruz sandıkça,
yaşadıkça
azalıyor, tükeniyor, yok oluyor
eriyoruz
sabun misali
gün gün
an an
yaşamın kolları arasında.




Gülşah Köksal
29.12.2014
Foça

25 Aralık 2014 Perşembe

KÜTÜPHANE SAHİPLERİ BİLİR…



Kitaplar,  bir karton kapak ve yüzlerce sayfayla dolu mürekkep yığınından çok daha fazlasıdır onları tutkuyla sevenler için; nefes alan, yaşayan, yaşlanan birer canlıdır. Bir şekilde sahip olunup evimize girdikleri andan itibaren onlar, yazanlarıyla birlikte, yaşadığımız mekanları bizlerle paylaşmaya başlarlar. Öyle ki, evimizin en önemli, en değerli, en özel köşelerini, odalarını tahsis ederiz onların şerefine. Oturdukları yerler, en iyi ağaçlardan, en estetik mobilyalardan olsun isteriz. Elbette bunlar, bizlerin gücü ve kitaplara olan sevdamızın yüceliğiyle paralellik arz eder. Eğer okur, okuduğu kitapların kendisinde kalmasını, evinin bir bölümünde durmasını anlamlı bulmuyor, kitabı okur okumaz elinden çıkarıyorsa, bu söylemler onlar için pek bir şey ifade etmeyecektir. Zaten bizim sözümüz de onlara değil, kitaplarından ortaya gerçek bir ‘kütüphane’ çıkarmaya çalışan muhteremleredir.


Bir okur olarak ben, kitaplarımla hep aynı mekanda olmak, aynı ortamda oturup kalkmak –hatta uyumak- isteyenlerdenim. Ama şu anda yaşamakta olduğumuz ev ve salonu bu arzuma cevap verebilecek imkan ve büyüklükte değildi, ve başkalarının çok kolaylıkla giyinme, ütü yapma, ayakkabı dolapları koyma için ideal bulacağı bir odayı ben, tavana değin uzanan  rafları olan bir kitap odasına dönüştürdüm. Bir kısmı annemde olan kitaplarla benim evimde bulunanları ilk kez bir arada görecek olmanın mutluluğunu yaşayışım bir yana, kitaplara, sadece onlara ait olacak bir oda tahsis edebilmiş olmak beni ayrıca etkiledi, farklı duygulara sürükledi ve kitapların raflara dizilme biçimi konusunda fazlasıyla belirleyici oldu.


Diğer evlerimde raflar, oturma salonumda, sıklıkla kullandığım koltuk hangisiyse, onun tam karşısına gelecek şekilde konum alırdı. Ve o dönemlerde kitapları daha çok, konularına göre tasnif ederdim. Bir bölüm felsefe, bir bölüm sosyoloji, edebiyat, tarih, bir bölüm şiir vs. kitaplarına ayrılmıştı. Oturma odası ile okuması birbirinden ayrılınca, kitapları yazarların birbiriyle yakınlık derecesine göre bir araya getirmeye başladım. Bu bilinçli bir seçim ya da davranış değildi başlarda. Böyle yaptığımın farkına çok sonra, tasnifimin ne şekilde olduğunu anlamak istercesine baktığımda vardım. Yine, genel olarak felsefe, edebiyat, tarih gibi bölümler bulunmaktaydı raflarda ama, çizgileri daha az belirgindi. Daha çok, yazarların birbirleriyle olan arkadaşlık, çağdaşlık, akımdaşlık bağlarını dikkate alır olmuştum. Musil’in yanında Broch, Joyce; Sartre’ın yanında Camus, Kierkegaard; Kristeva’nın yanında Fristone, Butler; Lüksemburg’un yanında Karl Kraus, Lenin, Marks; Darvin’in yanında Serol Teber, Dawkins; Benjamin’in yanında Adorno, Horkmeimer, Habermas bulunsun istiyorum gibi, gibi, gibi… Ünlü İngiliz filozof G. Berkeley gibi ben de, insan bilincinin dışında maddi bir gerçeklik olduğu fikrini reddeder hale mi geliyorum, bilmiyorum ama, benzer yazarların, kuramcıların çağdaşların bir arada, yakın raflarda bulunmasının, canlarının sıkılmasını önleyeceğine dair inanç geliştirmeye başladım. Bir odanın içinde yüzlerce farklı isim, farklı ruh, farklı düşünür var ve hepsinin ikamet adresi benimkiyle aynı…  Oldukları yerlerden memnun kalsınlar, rahatsız olmasınlar, kendilerini evlerinde gibi hissedebilsinler diye onlara alabildiğine özenli davranıyor, yerlerini sevmelerini istiyor, canları sıkılmasın diye de benzer düşüncelere sahip, yaşadıkları dönemin kişileriyle  raflarda da birlikte olmalarını sağlamaya çalışıyorum, yalnız, Musil belki Broch’u benim evimde de, Avusturya’da olduğu gibi, yakınında görmek istemeyecek, adının hemen yanında Joyce’un bulunmasından rahatsız olacak, keşke beni Spinoza’ya daha yakın bir yere yerleştirseydin ne işim var benim bunların arasında, zaten yaşarken de sinir oluyordum adımın bu ikisiyle aynı andan anılmasından, diyecek… Bunlar da çok olası…. Ama, ev sahibi olan ben, bu üç büyük ismi çok önemsiyor, birbirlerine çok yakıştırıyor, yanyana olmalarından dolayı büyük mutluluk duyuyor olduğum için, zorunlu ikamet noktalarını gönlümce belirleme hakkına kendimi sahip görüyor, ve yokluğumda kaynaşırlar belki umuduyla ayrı raflara düşmemeleri noktasında oldukça hassas davranıyorum.( Berkeley’in ‘’biz yokken eşyalar, kalkıp yerlerinden odanın içerisinde dolaşmaya başlarlar mı?’’, diye sorması gibi ben de, başka bir yere gittiğim anda yazarlar birbirleriyle konuşup sohbet etmeye başlıyorlar mıdır ?,’’, merak eder oldum. Sonra da, merak edip hayalini kurmaya başladığım şeyin gerçek olduğuna inanmaya başladım. )

Düşünsenize, ya Berkeley haklıysa… Ya gerçekten düşünceden başka bir gerçeklik yoksa yaşadığımız Dünya adlı gezegende, hatta evrenin tamamında! O zaman, içinde kitap bulunan bütün evler, kütüphaneler ne denli muhteşem bir yer haline dönüşürler! (Gerçi, benim için zaten hep öyleler de.) Bir taraftan Tanpınar bir taraftan Aristo, Platon, Zweig konuşuyor; bir taraftan Canetti başlıyor anlatmaya, Goethe, Lenz, onu dinliyor; bir taraftan Proust, bir taraftan Atay sesleniyor Muhammed’e, Muhammed İsa’ya bakıp konuşuyor; Nietzsche ile dedikodu yapıyor Schopenhauer; Spinoza bir köşede sessizce, raflardan birinde kurduğu krallığından olan biteni izliyor… Hasbelkader kitaplığın içine sızmayı başarmış birkaç cahilse boş gözlerle ‘’ne oluyor burada, ne konuşuyor bunlar Gülşah odadan çıkar çıkmaz diye soruyor yanında başka bir dangalağa… Çaldığım parçalar duygulandırıyor bazan onları, Celan eski günlerdeki gibi Bergman’ı dansa davet ediyor mesela…  Ahmet Arif Leyla Erbil’i… Kafka yine çekimser kalıyor, Milena’yı kenardan kenardan süzüp duruyor… Böyle sürüp gidiyor günler onlarla birlikte belki de hep; belki de sahiden Berkeley haklı sadece maddenin özü ve kaynağı konusunda; belki de her şey bizim düşünebildiğimiz şekli ve kadarıyla mevcut bu gezegende, kim bilir…


W. Benjamin’nin kütüphanesini görüp, her okurun maruz kaldığı, ‘’bunların hepsini okudunuz mu?’’sorusuna verdiği cevap çok manidar: ‘’Kitaplar sadece okunmak için alınmaz, birlikte yaşamak için de alınır.’’ Bu cümleyle, pek çok kitap kurdunun duygularına tercüman olmayı başarmış olması bir yana,  burada önemli bir gerçekliğin altını da çiziyor düşünür; benim ‘’kitap ruhu’’ diye tabir ettiğim şeye vurgu yapıyor bir bakıma: Okumaya ömrümüzün vefa edemeyeceği kadar kitap alıyor olmanın altında yatan bilinçaltı neden, Benjamin’in dile getirdiği ‘’biz biraz da, onlarla ‘’yaşamak’’ istiyoruz’’dan başka ne olabilir ki? Okurluk, zamanla, koleksiyonerliğe biraz da bu yüzden dönüşüyor olmalı: ‘’Olsun, elimin altında bulunsun, okuyamasam da yanımda dursun’’, diye aldığımız kitapların ruhunu istiyoruzdur aslında; ruhunun evimize taşınmasını, bize yeni anlamlar kazandırmasını; tanışık olmayı yani, birlikte yaşıyor olmayı…


Rene Descartes, ‘’İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.’’, der ya, bu yüzden bizler çoğu zaman, kitap dolu raflara bakarken, orada, saman kağıtlarından, karton kapaklardan, kuşe kağıtlardan ziyade, dokunur dokunmaz gerçeğe dönüşecek bir ruh, bir sima, bir ‘’dostun yüzünü’’ görüyoruz.


Ne demek istediğimi, ne anlatmaya çalıştığımı, hatta çok daha fazlasını kitaplarla birlikte yaşayanlar, kütüphane sahibi olan iyi bilir, biliyorum.


Hepinize bol kitap dolu bir yeni yıl, kitapsız kalmadan yaşayacağınız bir ömür diliyorum….


Gülşah KÖKSAL
25.12.2014

FOÇA

16 Aralık 2014 Salı

MAKAS



Midemi bulandırıyor bu dünya, her an
Bu yollar, yolculuklar, koşuşturmalar,
bir yerlere varmaya çalışmalar
Kurallar,  kuralsızlıklar, yönetmelikler, yasalar
Anayasalar, babayasalar, tasarılar, taslaklar,
Iş yerleri, müdürler,,patronlar,
Emirler, ricalar,
Aşklar, ayrılıklar
Giyinikler, çıplaklar
Akıllılar, aptallar
Şefkatliler, zalimler, zindanlar
Evler, eşyalar, peyzajlar
Kafeler, barlar, lokantalar
Şehirler, ülkeler, anakaralar
Meydanlar
Sloganlar
Pankartlar,
Bayramlar,
Bayraklar
Bayraklar ve sınırlar
Gümrükler,  gişeler
Vizeler, pasaportlar ,
Geçişler, gelişler, dönüşler,
Ergenler
Hanımlar
Beyefendiler
Bebekler
Modernler,
Çiçekler, sinekler, böcekler
Defterler, kalemler, mürekkepler,
Doğumlar, ölümler, öldürülmeler,
Silahlar, toplar, tanklar, tüfekler
Gözyaşları, ağıtlar, matemler,

Kulağımdan, gözümden, tenimden geçip
beynime ulaşan
hemen her şey
bozuk bir yemek nasıl alt üst ediyorsa
midemi,
öyle  perişan ediyor her an
her saniye
benliğimi.

Bu bozulmuş
Bu amacını yitirmiş
Gözü dönmüş
Kirlenmiş, kirletirmiş  dünyada
Cesedimle kalacak olmak bile
Ölmekten daha çok rahatsız ediyor
Düşüncemi.

Doğmamış olmayı istemek, senin asıl derdin bu aslında, diyorum bir anda,
Yatılmış bir uykudan uyanırcasına
İrkilip bulduğum cevapla
Sıçrıyor, doğruluyorum  ve diyorum ki;

Bir kez, varolmuş olma hükmünü giymiş,
ve dahası, bunu idrak da etmiş,
kurtuluşun yollarını aramaya başlamış olmakla  -başlıyor  asıl trajedimiz.

Bunu söylüyorum kendime, her defasında
Bu bulantı krizinin mevcudiyetimi
her nişan alışında.

Kusamıyorum yaşamı.
Sesleri, renkleri, görüntüleri
Dönen dolapları, söylenen yalanları
Oynanan oyunları
kusup çıkaramıyorum,
Çıkarıp atamıyorum içimden.
Zehirleniyorum.
Zehirlenerek ölüyorum her saniye,
biliyor, müdahale edemiyorum..
Ölümü seyrediyorum gözlerimle,

Yokluğa yürüşüyüşümü, adım adım .
Zamanın bir makasa dönüşüşünü,
saçlarımdan ayak parmaklarıma doğru,
ruhuma doğru yürüyüşünü,
pırtık pırtık edişini beni,
parçalar halinde keşişini,,
Yok edişini izliyorum beni
Zaman adlı o keskin makasın


Gülşah Köksal
16/12/2014
Foça

4 Aralık 2014 Perşembe

Okur olmak...

Enis Batur, bundan böyle, roman yazmanın beyhude bir yaratım olduğunu dile getirir. Bununla söylemek istediği, yazılmış onca çığır açıcı romana yönelip, onlarda derinleşmemiz gerektiği düşüncesi olabilir. 
Öte yandan, kendisi de bir roman yazıp yayımlatmıştır bu yıl içerisinde. Tam kendisine yakışır bir romandır bu bence. Buram buram "Batur" duruşu kokan bir roman. An an, onun kitaplar, okur olmak, ilişkiler, kadın-erkek-aile üzerine düşündüğü her şeyi takip edebildiğiniz, içten, samimi, "kitap kokan" bir roman. 

O romanın bir bölümünde Batur, bunaldığı ve kendisinden kaçmak istediği bir an yaşatır kahramana. (Bana kalırsa, o yine kendisidir.) Ve, kahraman, içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için tek bir şeye ihtiyac duyduğunu ifade eder; ofiste kalmış olan, Musil'in Niteliksiz Adam'ına... 

Bu an, aynı zamanda, benim de nefessiz kaldığım andı. "Iyileşmek için "yalnızca" bir kitaba ihtiyaç duyuyor olmak, onun da Niteliksiz Adam olması...  

Bu, bir kişinin satırlarında kendini okumak gibiydi benim için o an. 

"(...) Musil'e gereksinme duymuştum o noktada, birilerini aramaya ya da çıkıp bir yürüyüş yaparak kafamdaki kalın sisi dağıtmaya hayır, yaralı ruhuma tek iyi gelecek şeyin bu olduğundan hiç şüphem yoktu"(s.47)

Bu, duygu benzerliğini Batur, yine aynı roman içinde şöyle açıklamaktaydı:

"Kitap mecnunu bir tür evrensel ademdir; hangi ırktan, budundan, dilden, inanıştan, yeryüzünün hangi köşesinden olursa olsun standart tepkileri vardır, huyları birbirine benzer onların, davranış mekanizmalarını belirleyen neredeyse organik bünyelerinden tıpatıp aynı kararlar çıkar. Farklı hareket etmeye bayılırlar ya, bunu hayata geçirdiklerine rastlanmaz."

Benim şaşkınlığımın cevabı buradadır. 

O devam eder ortak yönlerden bahsetmeye: "Dilini hiç tanımadıkları, alfabesini sökemedikleri ülkelere gittiklerinde bile kitabevlerine girmeden, vitrinlerini uzun uzun incelemeden yapamazlar örneğin."

Burada kendini "yakalanmış" gibi hissedeceğinize eminim:

"Gece yürüyüşlerine çıktıklarında, ışığı yanan bir pencerede, duvarı kaplamış bir kütüphane görür görmez durur, bakar, sonra da imgelemlerinin bir kenarında içeride yaşayanın, yüzünü olsun tanımadıkları birinin hikayesini kurmaya koyulurlar."

Pencere zemin kattaysa? Ne yaparız?
Onu da hemen Batur'dan dinleyelim:

23 Kasım 2014 Pazar

Dağ Güvercini Olmak



Evcilleştirilemeyen bir güvercin türüdür dağ güvercini. Kimsenin elinden beslenmez.  Asla tutsak edilemez, edilse de yaşamaz, ölür. Evcil bir güvercinle karşılaşırsa, onu da kendine benzetir.

Asidir. Tek başınadır her daim. Minnetsizdir.

Aslında, bu asi karakter yapısı biraz da onun doğum öyküsüyle ilintilidir. Dünyaya gelir gelmez, ebeveynleri tarafından doğaya bırakılır dağ güvercini. El yordamıyla öğrenir yaşamı, yapayalnız…  Anne babası, her şeyi doğadır. Kimseye minnet duymayışı bundandır, doğanın kendisine verdikleriyle yetinişi de.

Dağlarda yaşar.
Diğer güvercin türlerinin özlemlerine rastlanmaz onun dünyasında. “Biri yemimi versin, barınacak bir yerim olsun da, varsın tutsak olayım.”, demez. Belki de onun “gerçek bir yaşama” sahip olduğunu fark ettiğinden evcil güvercinler, karşılaştıkları an takılıp gidiverirler peşinden.. Bundan ötürü de korkulu rüyasıdır dağ güvercinleri , evcil güvercin sahiplerinin. Cezbedicidir başına buyrukluğu. Bilir bunu onlar da. Uzak tutarlar kafesleri bu “zararlı” canlılardan…

İnsanın “bireyselleşmiş”, “kendini bulmuş” olanı da böyle değil midir? Korkulan, uzak durulan, tehlikeli bulunan, nefret edilen değil midir toplumun kendisine benzetemediği kişiler de? J. Fowles “Koleksiyoncu” adlı eserinde tam da bu gerçekliğe dikkat çeker ve isyan edercesine şunları haykırır kağıdın yüzüne; 

“Her canlı, yaratıcı ve vicdanlı kişinin çevresindeki bayağılığın kurbanı olması neden? Çünkü hepimizden nefret ediyorlar. Farklı olduğumuz için, onlar olmadığımız için, onlar bizler olamadıkları için, nefret ediyorlar. Bize işkence ediyorlar, bizi dışlıyorlar, bize hakaret ediyorlar. Kendi gözlerini bağlıyor ve kulaklarını tıkıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Kalın kafalı ve küçük olmaktan utanç duymayan bütün kalın kafalı ve küçük insanlardan nefret ediyorum.”

Ortega Y. Gasset ise, bunun zaten böyle olması gerektiğini, “insanın, bireyselliğini kendini topluluğa düşman, geleneğe karşıt olduğu oranda keşfettiğini” söyler “Tarihsel Bunalım ve İnsan” adlı kitabında;  “çünkü” der, “bireycilik ile geleneğe karşıtlık tek ve aynı ruhsal güçtür.”

Gülşah KÖKSAL
23.11.2014
İZMİR




22 Kasım 2014 Cumartesi

“ROMANTİK AŞK” VE MODERNİZM


Biraz da filmler üzerine konuşalım istedim…
Geçenlerde izlediğim ‘’Aşka Yolculuk’’ adlı film, Anthony Giddens’in okumakta olduğum ‘’Modernliğin Sonuçları’’ adlı kitabında bahsettiği ‘’romantik aşk’’ kavramının tipik bir örneğini simgeliyor olması açısından özellikle ilgi çekici geldi bana. Film özetle şöyle:

‘’Erkek arkadaşının dört yıldan beri ona evlilik teklif etmemesi üzerine Anna, kadınların erkeklere Şubat'ın 29'unda evlenme teklif edebildiği bir İrlanda geleneğinden esinlenip ipleri ele almaya karar verir. Evlilik teklifi için erkek arkadaşı Jeremy'nin arkasından onu Dublin'e kadar takip edecektir; fakat kötü hava koşulları yüzünden yolda kalır. Dublin'e gidebilmesi için taşra ahalisinden Declan, Anna'ya yardım eder. Öykü ya, Anna, yolda Declan'a aşık olur.’’ Aşkta tesadüflerin rolünü kim yadsıyabilir…

Declan nasıl bir karakteri simgeler? Kaba, umursamaz, pervasız ama çekici… Kendisine evlenme teklifi etmesini beklediği erkek arkadaşı ise kariyer sahibi, ruhsuz, iş kolik, rasyonel bir tiptir… Dikkati çeken şey, kadının, hayal kırıklıklarıyla dolu bir ilişki yaşıyor olmasına karşın, bununla yüzleşmekten kaçınması ve bunu idealize ettiği biçimiyle karşı tarafa aktarmaya çalışmasıdır. Kişi, neden böylesi anlamsız bir çaba içerisine girer? Bunun aslında ‘’anlamsız’’ olmadığını, modern çağın kişiyi buna iten bir atmosfer yarattığını görüyoruz. Bu bağlamda, Lawrence Ston’nun ‘’romantik aşk’’ tanımlaması bize kimi ipuçları verebilir.

‘’Romantik aşk’’, diyor Stone, ‘’dünyada kişinin tüm düzeylerde birleşebileceği yalnızca tek bir insan olduğu düşüncesine gönderme yapar; aşık olunanın kişiliği o denli idealize edilir ki, insan doğasından kaynaklanan olağan yanlışlar ve aptallıklar görülmez olur; aşk sanki bir yıldırım çarpmasıdır ve ilk görüşte insanı etkiler; aşk onun uğruna diğer tüm kaygılardan, özellikle de maddi kaygılardan vazgeçilmesi gereken, dünyadaki en önemli şeydir; ve son olarak da dizginleri, ortaya çıkan davranışların başkalarına ne denli abartılı ve saçma görülebileceğine bakılmaksızın, kişisel duyguların güdümüne vermektir ve bu çok değerli bir tutumdur.’’ Giddens’in yorumunu okuyoruz peşi sıra; ‘’Bu biçimde karakterize edildiğinde romantik aşk, neredeyse hiçbir zaman bütün olarak gerçekleştirilemeyecek bir değerler kümesini kapsar.’’
Declan’la karşılaşana kadar, ilişkiyi, samimiyeti ve içtenliği belli kalıplar içerisinde yaşaması gerektiği bilgisine sahip, tersi bir durumla karşılaşmadığı için de bu yapaylığı olağan sanan; mutsuzluğunun kaynağını tam da bu noktada değil, başka şeylerde ya da kendinde arayan Anna’nın tüm değer yargıları alabora olur. ‘’Romantik aşk’’ ile ‘’gerçek aşkı’’n Anna’nın yüreğinde başlayan savaşına şahit oluruz bundan sonra…Tesadüfen tanıştığı erkeğin rahat ve kayıtsız tavırları şaşkına çevirir onu; modern çağ erkeğinin kasıntılarından eser yoktur karşısında ve şaşkınlık yerini, kendisi görmezden gelmeye ve yolculuğu bir an önce tamamlayıp erkek arkadaşına ulaşmaya çalışıyor olsa da, çoktan kendisini aşka bırakmıştır bile…







Anne babalarının aşkına, ilişkisine, kararlılığına imrenmeyen, onlara öykünmeyen ve kendi yaşamını onlarınkiyle kıyaslamadan edemeyen var mı içinizde? Onların içtenliği ve riyasızlığından başka ne çekiyor olabilir ki bizi? Kaprissiz, doğrudan, çırılçıplak sergilenen duyguların bu kadar ender bulunuşu günümüzde, yokluğu insanlığı derin bir huzursuzluğa ve kapkara bir mutsuzluğa götürüyor olduğu halde, ne ile açıklanabilir? Modernite kavramıyla açıklıyor sosyologlar. Ya siz? Siz nasıl bir açıklama getiriyorsunuz yaşadıklarınıza? Kaçınız hesapsızca güven duyabiliyorsunuz yaşadığınız aşkın gücüne, saflığına, doğallığına, yarınlılığına? Kaçınız, duygularınızı alarma geçiremiyor olduğu halde, yanınızdaki insanla, kabul gören bir ilişki (!) kurmuşluğunuzu bahane ederek (aynı meslekteniz, zengin, yıllardır evliyiz, kariyer sahibi, ailemin istediği özelliklerde gibi) içiniz yana yana, ama kendinizi mecbur hissettiğiniz için birlikteliğinizin su sızdıran taraflarını sürekli yamamaya çalışmıyorsunuz? Ve kaçınız bu durumu kendinizden ve çevrenizden saklamaya devam etmiyorsunuz? Karşımıza doğallığı, rahatlı, içtenliğiyle davranan bir insan çıkıp da ‘’evet, işte bu tarz bir insanla olmalıyım’’ dediğiniz an ne olacak? O yalan, hangi bedelleri ödeyerek yaşamaya devam ettirilecek?

‘’Romantik aşk’’ mı, ‘’gerçek aşk’’ mı? Ya da seçtiğimiz aşksızlık mı? 

Aşka Yolculuk... Güzel filmdi. 



Gülşah KÖKSAL

İZMİR


19 Kasım 2014 Çarşamba

CADI AVI VE KAPİTALİZM


‘’Modern çağın başlangıcında yüz binlerce ‘’cadı’’nın idamı ve kadınlara karşı yürütülen bir savaş ile kapitalizmin yükselişinin aynı zamana denk gelmesi nasıl açıklanabilir?’’

Silvia Federici’ye göre ‘’cadılara uygulanan zulmün hangi özel tarihsel koşullar altında mümkün olabildiği ve kapitalizmin yükselişinin kadınlara karşı soykırıma varan saldırılara ihtiyaç duymasının nedenleri hiç incelenmemiştir.’’

Tarımsal kapitalizm, toprakta özel mülkiyet anlayışını getirerek kırsaldaki halkın yoksullaşma sürecini başlattığında buna en büyük tepkiyi kadınlar göstermişlerdir. Bu sürece ‘’çitleme’’ adı verilir ki, bu duruma savaş açanların başında yine kadınlarının olduğunu görürüz.  Federici’nin verdiği örneklerden biri şöyle “ 1608’de kırk kadın Waddingham’da çevrilen bir alanın ‘’çitlerini yıkmaya’’ gitti ve 1609’da Dunchurch’taki bir monarda ‘’aralarında evli kadınların, dulların, bekar yaşlı kadınların ve genç kızların çitleri yıkmak ve hendekleri kapatmak üzere bir gece toplandı. Yine York’ta, Mayıs 1624’te kadınlar çitlenmiş bir alanı yerle bir etti ve bu yüzden hapse atıldı. Bunlar, hayatları tehdit edildiğinde, kadınların ellerinde direnler ve tırpanlarla toprakların çitlerle çevrilmesine ya da çayırların boşaltılmasına direndikleri örneklerden yalnızca bir kaçıdır.(1).

Topraklar kaybedildiğinde, en büyük zararı yine kadınlar görüyor, göçmen işçi ya da sokaklarda başıboş dolaşan serseri olmaları daha zor olduğundan, en büyük tepkiler kadınlardan geliyordu. Topraksız kalan köylü, emeğini ücret karşılığında satmaya başlar başlamaz parasal manipülasyon yoluyla reel ücretler düşürüldü ve yiyecek fiyatları yükselmeye başladı.  1565 Eylül’ünde Antwerp’te,  ‘’yoksullar  sokaklarda açlıktan ölürken,’’ bir depo, içine doldurulan tahılın ağırlığı yüzünden çökmüştü.(Hackett Fischer 1996: 88) Yükselen fiyatların altında en çok ezilenler deyine kadınlardı. İşte bu yüzden, ikincil statülerine rağmen, yiyecek fiyatları arttığında ya da tahıl stoklarının ilçeden taşındığına dair dedikodular yayılınca hemen sokaklara çıkanlar da kadınlar olmuştur. 1652 yılında ‘’sabahın erken saatlerinde, yoksul bir mahallede, bir kadın kucağında açlıktan ölen çocuğuyla ağlayarak sokakları arşınlamasıyla’’ başlayan Cordoba isyanında olan şey tam da buydu.(2)

16.yy’ın ortalarına gelindiğinde vatandaşların sayısının bir ulusun zenginliğini belirlediği fikri bir aksiyom haline gelmiştir. Fransız politik düşünür ve demonolog Jean Bodin, ‘’Çok fazla tebaaya ya da çok fazla vatandaşa sahip olmaktan asla korkulmamalıdır, ne de olsa bir devletin gücünü oluşturan insandır’’, diye belirtir. 4.Henry’nin ‘’bir kralın gücü ve zenginliği vatandaşlarının sayısına ve refahına bağlıdır’’ sözü bu çağın nüfusla ilgili görüşlerinin adeta özetini verir.(3) Buna bağlı olarak, iş gücünün yeniden üretiminin temel kurumu olarak aileye yeni bir önem verilmeye başlandı. Bu gelişmelere eş zamanlı olarak, nüfus sayımlarının başladığını, ve devletin cinselliğin, doğurganlığın ve aile hayatının denetimine müdahale ettiğini görürüz.(4)Bu gelişme kadınlar açıdan tarihsel bağlamda oldukça kritiktir, çünkü toplumsal ve siyasal bir karar olarak ortaya konulan şey, kadının doğurganlığının devlet denetimine girmesi, kadının birincil görevinin çocuk doğurması anlamına indirgenmesi, doğumun kontrolünü kadının elinden alıp kendi dışındaki güçlere teslim edilmesi; yine kadının ekonomik ve siyasal kararlara müdahalesinin önlenmesiyle birlikte,  toplumun dışında kalmasına ve bir “çocuk üreticis” konumuna itilmesine yol açmıştır.
Bu sürecin öncesinde kadınlar, şifalı otları bilen, hastalık, istenmeyen gebelik gibi durumlarda bunları kullanabilecek bilgiye ve donanıma sahipken, devletin doğum teşviki ve kurumsal olarak bunun izini sürme kararı alışıyla birlikte, bebeğinin ölümüne sebebiyet veren  ya da gebeliğinin sonlanmasına kendi kendine karar veren kadınların cezalandırılması yoluna gidilmiş, ilk cadı avı süreci de bu şekilde başlamıştır.
 17.yyda ise kadının itibarsızlaştırılma mücadelesine girişildiğine ve toplumsal olan tüm alanlardan birer birer uzaklaştırıldığına şahit olmaktayız. Örneğin kadınlar Fransa’da ‘’gerizekalı’’ ilan edilerek sözleşme yapma ve mahkemede kendilerini temsil etme haklarını kaybetmişlerdir. Alman kadınların yalnız başlarına ya da başka kadınlarla birlikte, yoksulsalar aileleriyle birlikte yaşamaları bile yasaklandı, çünkü bu şekilde münasip bir şekilde denetlenemeyecekleri düşünülüyordu. Akdeniz ülkelerinde kadınlar ücretli mesleklerinin yanı sıra sokaklardan da kovuldu. Sokaklarda yalnız başına dolaşan bir kadın, alaylara ve cinsel saldırılara maruz kalma riskiyle karşı karşıyaydı. İngiliz kadınlarının evlerinin önünde oturmaları kınanır, kadın arkadaşlarıyla fazla vakit geçirmemeleri salık verilir oldu (aynı dönemde kadın arkadaş anlamına gelen ‘’dedikodu’’ kelimesi aşağılayıcı bir anlam kazanmaya başladı.) Hatta kadınların evlendikten sonra ailelerini sık sık ziyaret etmemeleri öğütleniyordu.(5) Nüfusun azalışının kadının ev içi emeğinin teşvik edilmesini gerektirdiği Meksika ve Peru’da, İspanyol otoriteleri tarafından, yerli kadınların elinden otonomileri alan erkek yakınlarına onlar üzerinde daha çok iktidar tanıyan yeni bir cinsel hiyerarşi kuruldu. Yeni kanunlar uyarınca, evli kadınlar erkeklerin mülkü haline geldi ve geleneklerinin tersine erkeklerin evlerine yerleşmek zorunda bırakıldılar.(6) Yine kadınlar için geleneksel bir meslek olan ebelik, kilise tarafından eğitim almayan kişilere yasak hale getirildi, bu da eğitim alma hakkı bulunmayan kadınının tıp alanından dışlanması anlamına geliyordu. Bu şekilde de 14- 17yy arasında tıbbın erkek egemenliğindeki bir meslek haline geldiği görülüyor. Kilise hem gerçek bir korkuya kapıldığı için, hem de var olan korku ve saldırganlık duygularını kanalize etmek için ebeleri ve bilge kadınları hedef göstererek onları şeytanın aletleri ve suç ortakları ilan etti.( Berktay 1991: 223
Ve ardından kadınların büyü yapma güçlerine karşı tüm erkler tarafından geniş çaplı bir savaş başlatıldı.Çünkü, Francis Bacon’un da söylediği gibi ‘’Büyü sanayiyi yok eder’’di. (Bacon 1870: 381) Bu konuda yine Hobbes’e kulak verdiğimizde ‘’Batıl itikatlar ortadan kaldırıldığında, insanların eskisine göre sivil itaate daha uygun hale gelecekler’’ dediğini duyar ve kapitalizmin sözcüleri konumundaki bu insanların kadınlara rağmen gelişmekte olan ekonomik sistem yararına toplumdaki kadın düşmanlığını körükleyenler olduklarını görürüz. Cadı avı erkeklere kadınların güçlerinden korkmayı öğreterek, kadın -erkek ayrımını derinleştirmiş ve kapitalist iş disipliniyle uyuşmayan pratikleri inançlar ve toplumsal özneler dünyasını yok ederek toplumsal yeniden üretimin esas unsurlarını yeniden tanımlamıştır. (236) Buraya kadarki kısımdan da anlaşılacağı gibi, cadı avı ve kadının toplumda itibarsızlaştırılması süreci, karanlık çağ olarak da ifadelendirilen ortaçağlara değil, kapitalizmin varlığını ortaya koymaya başladığı 16 ve 17 yy’a ait bir tarihsel olgudur.

Peki kimdir ‘’cadı’’olarak suçlananlar ve onları bu şekilde itham edenler?

Ellerinden tek geçim kaynakları olan toprakları alınan köylüler, göçmen işçiler, ücretli sanayi işçisi, ya da
işsizler ordusunun bir üyesi olarak yaşamlarına devam ederken, kadınlar erkeklerin aldıkları ücretten çok daha azına çalıştırılmaya başlanarak ekonomik alandan eve doğru bir itilişe maruz bırakılmıştır. Arzu edilen şey de tam olarak budur zaten; kapitalist sistemin iliğine kadar sömürdüğü, verdiği ücretle giderlerini kılı kılına karşılayabildiği mutsuz, umutsuz ve endişeli  erkeği, evin  sorunları ve ev içi emekten uzaklaştırarak kendine daha verimli olacak modern köle ordusu yarattığında, bunları teskin edecek kadınların her an yanlarında olmalarını sağlamak… Kadın ve erkeğin toplumsal olarak birbirlerine yabancılaştırılması ve ötekileştirilmesi sürecinin köklerine cadı avı denilen ‘’kadın nefreti’’ ve ‘’kadının gücüne olan korku’’fenomeninden ulaşmak mümkündür. Kendisi ve çocukları aç kalan, dul, yaşlı, ya da ailesini kaybetmiş olanlar kadınlar, ev ev gezerek kendilerine yiyecek istemeye başladıklarında, bu, toplumdaki zenginler arasında kaygı ve endişe uyandırmaya başlar. Bu kadınların ölüm cezası almalarını gerekli görenlerin suçlamalarından örnekler şu şekilde;
1566 yılında Chelmsford’da asılan Waterhouse Ana, biraz ekmek ya da yağ dilendiği ve komşularının çoğuyla münakaşa ettiği anlatılan ‘’oldukça yoksul bir kadındı’’. Chelmsford cadılarından Elizabeth Francish, azıcık eski maya vermeyi reddetti diye komşularından birini lanetlemiş, kadının o günden beri kafasında inanılmaz bir acı peyda olmuştu. Staunton Ana, bir komşusu kendisine maya vermeyi reddedince arkasını dönüp giderken ‘’şüphe uyandıracak şekilde mırıldanmış, bunun üzerine komşusunun çocuğu şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. 1582 yılında Osyth’te asılan Ursula Kemp kendisine biraz peynir vermeyi reddeden bir Dükü topal etmiş; yine aynı şekilde biraz temizlik malzemesi vermeyi reddetti Agnes Letherdale’nin çocuğunun poposunda şişlik oluşmasına neden olmuştu.(Rosen 1969:76-119)
Rosen’in aktardığı örneklerden anlaşılabileceği gibi, yoksul, alt tabaka insanlarının kendilerini rahatsız etmelerinden çekinenlere oynadıkları kanlı ve acımasız bir oyundan başka bir şey değildir ‘’cadı avı’’. Yaşamak ve ailesini yaşatabilmek için komşularından ve çevresinden yardım dilenen yoksul sınıfı gözden kaybettirme ve sindirme, bunu da kadınlar üzerinden gerçekleştirme politikası tüm iktidar güçlerinin el ele vermesi sayesinde başarıya kavuştu. Kiliseye güvenip onun yolunu izlerlerse ebediyen bu şeytan belasından ve onun temsil ettiği her şeyden kurtulabilirlerdi. Bunun için de bu şaibeli kişiler ihbar edilecek olursa, kilise ve laik otoriteler elbirliği yapıp onları yargılar ve ortadan kaldırırlardı. Böylece, zengin ve yoksul, güçlü ve güçsüz, Protestan ve Katolik, gizli ya da açık bir şekilde işbirliği yaparak, binlerce okumasız yazmasız köylü kadının işkence görmesinde ve öldürülmesinde suç ortalığı yapmıştır.(Berktay 1991:233)
 Sonuç olarak; kurulmaya çalışılan yeni ekonomik sistem uğruna, sağduyusuyla, oynanılan toplumsal, siyasal, ekonomik oyunların ilk farkına varacaklardan olduğu bilindiğinden, on binlerce kadın, asılsız suçlamalar ya da masum ve insani talepleri bahane edilerek ortadan kaldırılmıştır.


Gülşah KÖKSAL
17.05.2012 Hınıs/ ERZURUM


BAHSİ GEÇEN ESERLER

1-Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Otonom Yay. 1.Basım 2012
2-Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti,  Metis Yay. ,3.Basım 2010
3-Fatmagül Berktay, Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak, Pencere Yay.,3.Basım1998
4-Sheila Rowbotham, Kadın Bilinci Erkek Dünyası , Payel Yay., 1.Basım 1973